Kurgu Paradoksu: Kurgudan Etkilenmek İrrasyonel Midir? – Amanda Adie

Kurgu paradoksuna cevaben, bazı filozoflar kurgusal eserlerden etkilenmenin irrasyonel olduğunu savunmaktadır. Peki haklı olabilirler mi?

Eğer kurgusal karakterlerin ve olayların var olmadığını bildiğimiz halde onlara karşı gerçek duygular beslediğimiz doğruysa, irrasyonel mi davranıyoruz? Colin Radford’un Kurgu Paradoksu’ndan çıkardığı sonuçlardan biri de budur. Bu makale, Radford’un vardığı sonuca cevap vermek için yapılan bazı önemli teşebbüsleri (ve bu teşebbüslerin sorunlarını) özetleyecek, böylece kurgusal eserlerden gerçekten ve rasyonel bir şekilde etkilenmemizi sağlayacaktır.

Kurgu Paradoksu Nedir?

Kurgu paradoksu, üç farklı gerçek gibi görünen şeyin uyumsuzluğuna dayanır: kurgusal olaylar ve karakterler karşısında gerçek duygular hissedebiliriz; ikinci olarak, kurgusal olayların ve karakterlerin hayal gücümüzün ürünü olduğunu ve gerçeğin bir parçası olmadığını biliriz; üçüncü olarak, bir şeye -kişiye, olaya, anıya- gerçek bir duygusal tepki verebilmek için onun gerçek varlığına inanmamız gerekir.

Her üç koşul da ayrı ayrı doğru gibi görünse de birlikte uzlaşmazdır.

Colin Radford bu paradoksu ilk olarak How Can We Be Moved by the Fate of Anna Karenina (Anna Karenina’nın Kaderi Bizi Nasıl Etkileyebilir) adlı makalesinde ele almıştır. Radford’un taktiği, paradoksun üç koşulunu da kabul etmek ve ardından gelen sonuca boyun eğmekti. Yani kurgusal eserdeki karakterlerin ve olayların var olmadığını ve hiçbir zaman da var olmamış olduğunu bildiğimiz halde onlar için duygu hissediyoruz. Radford bunun basitçe bizimle ilgili irrasyonel ama mutlu bir gerçek olduğunu söylemektedir.

Colin Radford’un İrrasyonellik Argümanı

Ben ilkokuldayken bit salgını vardı. Haftada bir kez, sınıflara göre ve soyadlarının alfabetik sırasına göre dizilirdik. Haftada bir kez, gönüllü bir veli saçlarımı sağdan sola doğru özenle ayırıp bit ararken ben yere otururdum.

Bu minik yaratıkların korkusu bize aşılanmıştı -saç fırçalarını, şapkaları veya yastıkları paylaşmayın. Düzenli olarak yıkamak yeterli olmayacaktır. Böcekler aslında temiz bir evi tercih ederler.

Bazı arkadaşlarım şanssızdı ve kimyasal tedavi görmek zorunda kaldılar. Bazı arkadaşlarım ise daha şanssızdı ve kafalarını tıraş ettirdiler. Bunun için haklı bir nedenim olsun ya da olmasın, artık bit, tahtakurusu, sülük ve benzeri yaratıklara karşı gerçek bir fobim var.

Kafa derimdeki en ufak bir kaşıntı, aslında orada hiçbir şey olmadığını bilsem bile beni irrasyonel bir paniğe sürüklüyor. Var olmadıkları bilgisi (şimdilik) korkunun oluşmasını engellemiyor.

Colin Radford’a göre, bit düşüncesine verdiğim fobik tepki ile kurgusal karakterlere ve olaylara verdiğim duygusal tepki arasında bir simetri var. Bunun bir kurgu eseri olduğunu ve gerçeğe dayanmadığını bilsek bile, yine de bir tepki veririz. Dahası, tepki normalde rasyonel olan bir şeyin (empati, sempati, vb.) sonucu olsa bile, kurguya tepki olarak ortaya çıkan duygular bu nedenle irrasyoneldir.

Radford’un argümanının biçimsel yapısı şöyledir:

Öncül 1:

Kurgusal bir eserde yer alan karakterlerden ve olaylardan duygusal tepkiler alabileceğimiz doğrudur.

Öncül 2:

Ancak bir şeye karşı rasyonel ve duygusal bir tepki verebilmek için o şeyin yahut kişinin gerçekte var olduğuna dair bir inancımızın olması gerekir.

Öncül 3:

Kurgusal olayların ve karakterlerin gerçekte var olduğuna inanmamız söz konusu değildir.

Bu nedenle, kurgu eserlerden etkilendiğimizde, irrasyonel bir duygusal tepki veririz.

Yani -tıpkı bit fobim gibi- Frodo’nun Orta Dünya’dan ayrılışını okurken gerçek bir üzüntü hissettiğimde ya da Aldous Huxley‘in Cesur Yeni Dünya’sı karşısında dehşete düştüğümde irrasyonel bir duygusal tepki veriyordum. Yüzüklerin Efendisi’nin karakterleri sadece kâğıt üzerindeki kelimelerden ibaret ve distopik Dünya Devleti Kenti diye bir yer yok.

Sorun da burada yatıyor: her zaman rasyonel olmak iyi değil mi? Her durumda bunu yapmakta başarılı olduğumuzdan değil, ancak bir durumda rasyonel olabiliyorsak, bu bile tercih edilebilir bir durumdur. Radford’un vardığı sonucun bazı çıkarımları var: ya kurguya duygusal tepki verdiğimizde doğru davranmıyoruz ya da belki de rasyonel olmak o kadar da önemli değil.

Her iki seçenek de tatmin edici değildir ve sezgisel olarak yanlış görünmektedir. İşte bu noktada Radford’un argümanına itirazlar yükselmeye başlamıştır. Öncüllerinden birini başarılı bir şekilde reddetmenin ya da sonucun bunlardan çıkmadığını reddetmenin bir yolu var mı?

Kendall Walton’ın Yarı-Duyguları

Radford’un argümanına karşı çıkan filozoflardan biri de “Fearing Fictions” başlıklı makalesiyle Kendall Walton’dır. Ancak Walton’ın taktiği, duygusal tepkinin rasyonelliğine dair bir argüman yerine, bu durumlarda gerçek duygulara sahip olduğumuzu inkâr etmektir.

Walton, kurgusal bir eserle meşgul olduğumuzda, bir tür hayal ürünü oyun oynadığımızı ve deneyimlediğimiz duygusal tepkilerin gerçek olmadığını, oyunun bir parçası olduğunu ve aynı zamanda hayal ürünü olduğunu savunmaktadır. Walton bunlara “yarı-duygular” demektedir.

Walton, bazen yaşanan şeyin bu hayal ürünü oyun olabileceği konusunda muhtemelen haklıdır, ancak birçok kişiye göre, gerçek hayatlarımızdaki olaylara tepki olarak yaşadığımız gerçek duyguları deneyimlememize neden olabilecek kurgu eserlerin olduğu doğru görünmektedir.

Bunu vurgulayan bir örnek, yapmacık bir korku filmi izlerken ortaya çıkan tipik duygular ile ruhumuzun derinliklerindeki korkuları harekete geçiren bir film izlerken ortaya çıkan duyguların karşılaştırılmasıdır.

İlki kesinlikle bizi zıplatacak ve hatta parmaklarımızın arasından bakarak izlememize neden olacaktır, ancak bu gerçek korku duygusuna benzemez. Bu daha çok bir tema parkındaki perili bir evde yürümeye benzer.

Bununla birlikte, yapmacık bir slasher veya canavar filmi olmayan bir korku örneğini ele alırsak, işler farklı şekilde şekillenebilir. Modern korku filmleri fizyolojik korkunun incelikli sanatında ustalaşmıştır: esrarengiz, bilinmez ve öngörülemezdir.

İzledikten sonra sizi günlerce, belki haftalarca diken üstünde hissettiren bir korku filmi ya da romanı düşünün. Sezgisel olarak, bu iki durumda duyguların kalitesinde gerçek bir fark olduğu sonucuna varabiliriz. İlki sadece daha güçlü değil, aynı zamanda gerçektir.

Rosebury’nin Duygu Nesneleri Olarak Düşünce İçeriği Teorisi

Filozofların yapmaya çalıştığı bir başka hamle de Radford’un argümanının ikinci öncülünü ele almaktır -bir şeye karşı rasyonel, duygusal bir tepki verebilmek için o şeyin ya da kişinin gerçek dünyada var olduğuna dair bir inancımızın olması gerektiğini reddederler.

Genel olarak duyguların, duygunun ilgili olduğu bir nesneyi gerektirdiği kabul edilir. Bir şey için üzülür, birine kızar ya da kendimiz için mutlu oluruz. Kurgu söz konusu olduğunda bu, tepki verdiğimiz karakterin, olayın ve dünyanın gerçekliğine dair bir inanca sahip olmamız gerektiği anlamına gelir.

Bununla birlikte, bazıları bunun yerine tepkinin ilgili olduğu şeyin evrensel özellikleri hakkında bir inanca sahip olabileceğimizi savunmuştur.

Bu şekilde tartışanlardan biri de B.J. Rosebury’dir. Rosebury’ye göre, kurgusal bir varlık ya da olayı hayal ettiğimizde ya da düşündüğümüzde ve bu varlık/olaya karşı duygusal bir tepki verdiğimizde, bu düşünceyi duygularımızın kasıtlı nesnesi olarak kabul ederiz. Bu kurgusal varlığı veya olayı alırız ve benzer şeyler hakkında ne tür inançlara sahip olduğumuza göre sınıflandırabiliriz.

Örneğin, Vladimir Nabokov’un Lolita’sını ele alalım. Ana karakterimiz Humbert Humbert, bir çocuğu saplantı haline getiren ve nihayetinde istismar eden bir tacizcidir. Rosebury’ye göre, bu karaktere karşı hissetmemiz gereken tiksinti duygusu, Humbert’in şahsıyla ilgili değildir. Aksine, bir pedofili, istismarcı vb. olarak sergilediği evrensel özelliklerle ilgilidir.

Dolayısıyla, Lolita’yı okumakla meşgul olduğumuzda ve Humburt’un eylemleriyle karşı karşıya kaldığımızda, bu, tepki olarak rasyonel ama gerçek bir duygunun yükselmesine izin verebilir.

Bu teorinin bir zayıflığı, meselenin gerçeğini tam olarak yakalayamamasıdır. Burada düşüncelerimden tam anlamıyla iğrenmiyorum -düşüncenin kendisi bir tacizci değil- düşüncenin ne hakkında olduğundan iğreniyorum.

Olası Bir Sonuç: Kurgu Paradoksu

Peter Lamarque, Rosebury’nin savunduğu şeyi alır ve Rosebury’nin görüşünün ardında yatan sezgiyle daha uyumlu olması için biraz geliştirir.

Lemarque’ın önerdiği çözüm, duygudaki artışa yönelik kasıtlı nesnemin düşünce değil, düşünce içeriği olduğudur -düşüncenin ne hakkında olduğu duygu için yeterli ve kabul edilebilir bir kasıtlı nesnedir.

Humbert hakkındaki düşüncemden tam anlamıyla iğrenmiyorum, bunun yerine bu korkunçluk örneklerine sahip kurgusal bir kişi hakkındaki düşüncemden iğreniyorum. Bu ister gerçek ister kurgusal olsun, Humburt’un özelliklerine sahip herhangi biri için hissedeceğim tiksintiyle aynıdır.

Bu yaklaşım nihayetinde Radford’un vardığı sonuçtan çok daha kabul edilebilirdir ve kurgu paradoksunu çözmektedir. Aslında, Lolita, Cesur Yeni Dünya ya da Yüzüklerin Efendisi gibi kurgulara duygusal bir tepki vermemek irrasyonelliğe (ya da daha kötüsüne!) işaret edebilir. Olumlu özelliklere karşı olumlu, olumsuz özelliklere karşı ise olumsuz duygular beslemek rasyoneldir.


Çevirmen: Elçin Esin Kaygın

Çeviri Editörü: Abdullah Asım Gökmen


Orijinal Metin İçin: https://www.thecollector.com/paradox-fiction-irrational-moved-fiction/


Veritas Analitik Felsefe Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın