Bilim İnsanları, Kur’an’ın Modern Müfessirleri mi oldu? – Yasin Şahin

Giriş

Lise yıllarında “Neden Müslümanım?” sorusunu sormaya başladığım ilk zamanlarda, Kur’an’ı modern fen bilimleri perspektifinden yorumlayan videolar ve kitaplar, benim için en ikna edici argümanlar olmuştu. Çünkü bu argümanlara göre; modern bilim, doğrudan doğruya Kur’an’daki ayetleri ele alarak, asrın bilimine İslam’ı söyletiyordu. Fakat hayranlıkla okuduğum bilimsel tefsirlerin çağdaş dünyanın geçirdiği dönüşümlerle olan girift ve tuhaf  ilişkisini zamanla fark etmeye başlayınca, nispeten daha eleştirel bir tutum almaya başladım. Bu yazıyı da aslında bu tarz konuların bir amatörü olarak benimsediğim teolojik-felsefi pozisyonu hem kendime hem de yazının okuyucularına açıklamak amacıyla kaleme aldım. 

Bu yazı iki temel bölümden oluşmaktadır: Çağdaş İslam Düşüncesinin söylemi bilim, bağlamında bilimsel tefsir,  bilimsel tefsirin bir argüman olarak incelenmesi ve bu argümana iki temel eleştiri. Yazının ilk bölümünde Çağdaş İslam Düşüncesindeki temel problemleri ve bu problemlere yanıt olarak geliştirilen stratejileri kısaca ele alacağım. Bu bağlamda Türkiye’deki bilimsel tefsir faaliyetinin sosyolojik ve felsefi bir analizini sunacağım. Sonrasında Türkiye’de bilimsel tefsiri öne çıkaran şahıslar, bu kişilerin temel argümanları ve bu argümanları sunma biçimleri, ve sözü geçen tefsir modelinin modern eğitim almış Müslümanlar için önemi üzerinde duracağım. Yazının ikinci kısmındaysa bilimsel tefsirin gayrimüslimlere karşı bir argüman olarak kullanılmasındaki bir takım mantıksal ve metodolojik hatalara işaret edeceğim. 

Çağdaş İslam Düşüncesi Bağlamında Bilimsel Tefsir & Mucize Argümanı

Tarih boyunca Avrupa’da ortaya çıkan ve siyasal, kültürel ve felsefi düzlemlerde yaşanan dönüşümler karşısında Müslümanlar çeşitli tavırlar almıştır. Kimi zaman bu gelişmelere kayıtsız kalmak, kimi zamansa bunları eleştirel biçimde ya da hayranlıkla kabul etmek şeklinde oluşan bu tavırlar, “Çağdaş İslam Düşüncesi” başlığı altında toplanan şahıslarda, metinlerde ve söylemlerde gözlenebilir. Mustafa Sabri, İzmirli İsmail Hakkı ve İsmail Fenni Ertuğrul Avrupa’da ortaya çıkan materyalizm ve pozitivizm gibi akımlara karşı İslam’ı savunan eserler yazmıştır. Osmanlı’dan Ahmet Mithat Efendi, Hint Alt Kıtası’ndan Rahmetullah el-Hindi gibi Müslüman düşünürler, kültürel kolonyalizmin önemli aktörleri olan misyonerlere karşı İncil’in otantik bir metin olduğunu sorgulamıştır. Freud’un psikanalizi Mısır’daki bir takım entelektüeller tarafından, Gazali ve İbn’ül Arabi gibi geleneksel İslam düşünürleriyle karşılaştırmalı biçimde incelenmeye başlamıştır. [1]

Böylesine birbirleriyle müspet veya menfi biçimde bağlantılı konular, şahıslar ve söylemler ağı içerisinde bilimsel tefsirin de kendine has yönleri bulunur. Fakat bilimsel tefsir anlayışının Müslümanlar için tamamıyla yeni ve özgün bir yaklaşım olmadığı unutulmamalıdır. Nitekim Kur’an’da doğrudan Allah’ın hükümranlığının bir boyutu olan cismani alemin, yani evrenin, kozmik düzeninden bahseden pek çok ayet bulunmaktadır. Gökyüzü, yıldızlar, ay, güneş, ağaçlar, dağlar, inekler, örümcek, arılar, insanlar, demir, toprak, su, kan ve bilimin inceleme alanına giren daha pek çok unsura Kur’an’daki çeşitli ayetlerde atıf yapılmaktadır. Empirik olarak kavranabilen nesnelere yapılan bu atıflar, modern dönem öncesinde yaşayan Gazali, Fahreddin er-Razi ve Suyuti gibi pek çok alimi Kur’an’ı dönemin bilimleri doğrultusunda anlamaya yönlendirmiştir. Bu müfessirlere göre bu bilimler sayesinde Kur’an’ın farklı anlam katmanları anlaşılabilecektir. Aksi takdirde, Kur’an’ın künhüne vakıf olmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla bilimsel tefsir anlayışı modern dönem ile gelenek arasında bir devamlılık hattı içermektedir. Fakat tarih boyunca mezkur bilimsel tefsirlerin kendi dönemlerindeki bilimsel anlayıştan ve tarihsel bağlamdan etkilendikleri gibi modern dönemdeki bilimsel tefsirlerin de kaçınılmaz olarak kendine has bağlamı, kaygıları ve amaçları bulunur. Kanaatimce, modern bilimsel tefsirin niteliklerini, kaygılarını, beklentilerini ve söylemlerini derinden etkileyen iki temel motivasyon mevcuttur: Modern “Batı”ya bir yanıt vermek (I.) ve modern toplumların modernleşme sürecine İslami bir meşruiyet sağlamak (II.).

Birinci sebebi biraz açmak gerekirse, XIX. yy.’a geldiğimizde emperyal ve kolonyal faaliyetlerle gücüne güç katan Modern Avrupa’nın oluşturduğu bir “jeopolitik bilinç” olan oryantalizme ve Avrupa’ya mekanik gücü veren modern bilimin yükselişiyle tırmanışa geçen pozitivizme karşı bir yanıt verme gereği olarak bilimsel tefsirin oluştuğundan bahsedebiliriz. Milliyetçilik, kristoloji ve İbn Rüşd hakkında tartışmalar yaratan oryantalist Ernest Renan’ın Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği “İslam terakkiye mani midir?” isimli konuşmasında İslam dünyasındaki din-bilim ilişkileri tartışmalarının ateşleyici fişeği olmuştur. Sonrasında kısa bir metin halinde yayımlanacak bu konuşmasında, Renan İslam’ın bilime ve akla engel bir din olduğunu savunmuş ve Müslümanların bilime herhangi bir katkısının olamayacağını iddia etmiştir. Genç Osmanlıların kurucu üyelerinden Namık Kemal ve Mısır merkezli tecdid hareketinin merkezi şahsiyetlerinden Reşid Rıza gibi öne çıkan pek çok entelektüel bu metne karşı eleştirel bir tavır almıştır. [2] Tanzimat döneminde yazdığı kısa hikayeler ve romanlarla tanınan Ahmet Mithat Efendi’nin “Din-Bilim İlişkisinin Çatışmasının Tarihi” kitabını bu yıllarda çevirmesi, dönemin atmosferine dair önemli ipuçları taşır. John William Draper tarafından yazılan bu eser din-bilim çatışması tezinin klasik ve temsil gücü yüksek metinlerden biri olarak kabul edilir. Ahmet Mithat Efendi, bu eseri yalnızca Fransızca’dan Osmanlı Türkçesi’ne aktarmakla yetinmemiş, Müslümanların bilime olan katkılarını belirten ve Draper’a eleştiriler içeren ek bir bölüm de Ahmet Mithat Efendi tarafından kitaba konulmuştur. [3]

Bu noktada Müslümanlar aslında bir yandan Avrupa’ya cevap verirken bir yandan da bu cevaplar doğrultusunda kendi gündemlerini oluşturuyordu. Oryantalistlerin Müslümanların bilime ve aklı karşı oldukları iddiası, Müslümanları bilimsel ve rasyonel olana yönlendiriyor ve bu durum elbette yeni “bilimsel” ve “rasyonel” din yorumlarının gelişmesini sağlıyordu.

Fakat modern bilimsel tefsir yalnızca Avrupalılara bir yanıt vermek için değil aynı zamanda İslam dünyasındaki sözde “geri kalmışlığı” telafi etmek için kullanışlı bir strateji olarak da düşünülmüştür. Bunun için verilebilecek en iyi örneklerden biri Afgani-Abduh çizgisindeki Mısır merkezli ihya hareketinin bir parçası olan Tantavi Cevheri’nin “el-Cevahir” isimli tefsiridir. Bu eser, her ne kadar döneminde başta Reşid Rıza gibi kendisine yakın isimler tarafından dahi eleştirilse de XX. yüzyılın ortalarında İslam coğrafyasının farklı noktalarındaki pek çok Müslümanın dikkatini celb etmiştir. Tantavi Cevheri, bu tefsirinde Kur’an’ı, tüm sureleri kapsayacak biçimde, yaşadığı dönemin bilimsel literatürü çerçevesinde bir okumaya tabi tutmuştur. [4] Fakat onun amacı salt bir Kur’an tefsirinden öte, dönemin Müslümanlarını modern bilim üzerine çalışmaya teşvik etmektir. Nitekim, kendisi kitabında kâinattan ziyade Kur’an’da çok daha az yer kaplayan hukuki hükümleri tartışan atıl geleneği tenkit eder ve Müslümanları düştükleri bu geri kalmışlık durumundan alıp kurtuluş cephesine çıkarmanın yolunun Kur’an’a modern bilim açısından yaklaşmak olduğunu belirtir. Böylece, Müslümanlar kâinat hakkında daha fazla düşünecek ve bilime katkı sağlayacaktır. Fakat Batı’da modern bilimsel tefsirle ünlü olan kişiler Tantavi Cevheri’den ziyade Keith Moore ve Maurice Bucaille’dir. Bu iki isim, daha çok Batılı okuyucu kitlesi tarafından bilinmektedir. Keith Moore, özellikle Kur’an’daki insanın yaratılışı ilgili ayetleri modern embriyolojideki üç karanlık evre tezi üzerinden yorumlamasıyla bilinir. Maurice Bucaille ise Kur’an, Tevrat ve İncil’i modern bilim açısından karşılaştırır ve bilimle en uyumlu olan kitabın Kur’an olduğu sonucuna varır. Bu konu hakkında yazdığı kitap gerek Avrupa’da gerekse İslam coğrafyasında fazlasıyla popüler hale gelir. O kadar ki modern bilimsel tefsirin literatürdeki yeni adı ‘‘Bucaillenism’’ oluverir.

Bilimsel tefsiri esasında amaç açısından ikiye ayırmamız gerekir. Kur’an’ı Kerim’deki cismani aleme dair, yaratılışla ilgili ayetleri anlamak; bu ayetlerdeki çeşitli benzetmeleri, atıfları ve ayetlerdeki kelime seçimlerini yorumlamak açısından bilimsel tefsir (a.) ve gayrimüslimleri İslam’ın doğruluğuna ikna etmek maksadıyla bir argüman olarak kullanılan bilimsel tefsir argümanı (b.). İslam düşüncesinde ilmi veya bilimsel tefsir denildiğinde ortaya konulan literatür büyük oranda ilk kullanıma atıf yapar. [5] Fakat Kur’an’daki kevni ayetlerin Kur’an’ın Tanrı tarafından gönderilen doğru ve mucizevi bir kitap olduğunu ispat etmeye yönelik bir argüman olarak kullanılması nispeten yeni, ve belki de modernist, bir hadisedir. Bu ikinci anlayışın aslında Kur’an’ın taklit edilemez bir kitap olduğunu iddia eden İcaz’ul Kur’an literatürü çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. [6] Her ne kadar Kur’an’ın eşsiz ve özgün bir Tanrı kelamı olduğunu savunmak için klasik dönemde sıklıkla Kur’an’ın edebi yapısını dile getirilse de modern dönemde bilimsel tefsir ‘‘argümanı’’na başvurulmaktadır. Nihayetinde bu yaklaşım Kur’an’daki yaratılış ayetlerinin de VII. yy.da kimsenin yazamayacağından hareket eder. Ben de bu yazıda birinci anlamındaki (a.) bilimsel tefsir ameliyesinin kendisine bir eleştiri getirmeyeceğim. Nitekim bir Müslüman, kabul ettiği kutsal kitabın farklı anlam katmanlarında dolaşarak evrene dair modern bilime uygun anlamlar çıkarabilir. Fakat, bu yazının esas getireceği eleştiri ikinci anlamdaki (b.) bilimsel tefsir anlayışıdır. Bu anlayış, bilimsel tefsir yoluyla İslam’ın rasyonel ve felsefi bir savunusunu yapmayı amaçlar.

Bilimsel Mucize Argümanının Eleştirel Analizi

Modern bilimsel mucize argümanının, felsefi olarak geçerli ve güçlü olması için üç temel şart bulunur: Bahsedilen bilimsel bilginin doğru olması (i.), bu bulgunun Kur’an’da –alternatif bir yoruma mahal bırakmayacak şekilde– açıkça bulunması (ii.), bu bilimsel bilgiyi Kur’an’ı yazması ihtimal dahilinde olan insanların bilmesinin imkânsız veya çok düşük ihtimalli olması (iii.). Bu üç temel şart sağlandığında, bu argümana göre, Kur’an gerçekten de Tanrı tarafından gönderilmiş mucizevi bir kelam olabilir. Çünkü yukarıda da belirttiğim üzere, Kur’an’ın meydana geldiği dönemde hiçbir insanın bilemeyeceği bilimsel bir bilgiyi ancak Tanrı bilebilir. Temelde bu metottan hareket ederek Kur’an’da evrenle alakalı çeşitli ayetlerin birer mucize olduğu iddia edilir. Ben bu yazıda spesifik olarak bu argümanları örneklemeyeceğim, fakat hem görsel hem yazınsal olarak sosyal medyada sıkça gösterilen bilimsel mucize argümanlarını dipnotta bulabilirsiniz.

Her ne kadar bilimsel mucize argümanı, bilhassa modern eğitim almış Müslümanlar için ikna edici gibi gözükse de bu argümanın savunusunda yapılan en temel iki hata bilimsel mucize olarak sunulan ayetler için yapılabilecek alternatif yorumların varlığının hafife alınması (A.) ve bu ayetlerin yorumlarının sıklıkla bütünsel şekilde yapılmamasından kaynaklanan çifte standarttır (B.). Birinci eleştiri bilimsel mucize argümanının yukarıda zikrettiğim ikinci şartı karşılamamasından –alternatif yoruma mahal bırakmayacak düzeyde açık bulunması– kaynaklanmaktadır. Birinci eleştiride bilimsel mucize olarak tefsir edilen ayetlerin tarihsel bağlamına uygun bir şekilde yorumlanabileceğinden hareket ederek, bilimsel tefsirin kaçınılmaz okuma biçimi olmadığını iddia edeceğim. İkinci eleştiri ise bilimsel tefsir savunucularının Kur’an’ın bütününü kapsayan, karşılaştırmalı ve tutarlı bir tefsir metodolojisine sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu metololojisizlik farklı ayetlere farklı yaklaşımlar geliştirdikleri için bilimsel mucize savunucularını çifte standart hatasına sürüklemektedir. Bu sebeple, bilimsel mucize argümanını savunanların, bilimle çelişkili (gibi) olan ayetleri açıklamak için kullandıkları yorumları bilimle uyuşan ayetlere uygulamadıkları için metodolojik olarak çelişkiye düştüklerini iddia edeceğim. Sonuç olarak, modern bilimsel mucize argümanını savunucuları metodolojik ve mantıksal hatalara düştükleri için rasyonel ve tutarlı bir argüman oluşturamamışlardır.

A-) Alternatif Yorumların Yok Sayılması

Birinci eleştirim, bilimsel mucize olarak okunan ayetlerin farklı okuma biçimlerine de açık olmasından kaynaklanır. Farklı yorumlardan kastım, ayetlerin modern bilimsel perspektiften ziyade sembolik ve edebi bir açıdan ya da kitabın yazıldığı dönemin bilimi ışığında okunmasıdır. Bu bakış açısıyla Kur’an’daki güncel bilimsel bilgiyle uyuştuğu iddia edilen birtakım ayetlerin; bilimsel mucize argümanını savunanların iddia ettiği gibi kendi dönemini aşan, mucizevi bir Tanrı kelamı olmaktan ziyade kendi dönemindeki kozmoloji ve sanat anlayışlarını yansıttığı söylenebilir. Dolayısıyla kitabın VII. yüzyılda bir insan tarafından da yazılmış olabileceği fikrinin önünü açılır. Bu okuma biçimi, aslında kökleri Spinoza’ya, İncil-Tevrat araştırmalarına kadar giden ve uzun yıllardır batılı İslam araştırmacıları tarafından uygulanagelen ‘‘tarihsel-eleştirel metot’’ (critical-historical method) olarak da bilinir. Bu metot, Kur’an’ın ortaya çıktığı tarihin bir ürünü olarak, kendi zaman dilimi ve coğrafyası da dikkate alınarak bağlamsal bir şekilde okunmasını teklif eder. Tarihsel-eleştirel metodun en önemli savunucularından biri olan Nicolai Sinai’nin ifadesiyle bu metot:

“Metne atfedilen anlamların, mümkün olduğunca geriye dönük olarak yeniden inşa edilebilen, metnin orijinal tarihsel bağlamı içinde insan tarafından ‘düşünülebilir’ veya ‘söylenebilir’ olması gerekir. En azından tarihsel-eleştirel araştırmaların ana akımı için, ‘düşünülebilir’ ve ‘söylenebilir’ kelimelerinin altında yatan olasılık anlayışı, tarihsel analoji ilkesiyle şekillenir – yani, geçmiş tarihsel dönemlerin günümüzle aynı doğal yasalarla sınırlandığı, geçmişteki insan aktörlerin ahlaki ve entelektüel yetilerinin bizimkilerden köklü biçimde farklı olmadığı ve geçmişteki aktörlerin davranışlarının, tıpkı günümüzdekiler gibi, en azından kısmen belirli sosyal ve ekonomik faktörler aracılığıyla açıklanabilir olduğu varsayımıyla…” [7]


Kur’an’ı yorumlamaya çalışır. Ben de bu yazıdaki birinci eleştirimi aslında bu metottan hareketle temellendireceğim. Diğer bir ifadeyle, ayetlerde yer alan sözüm ona “bilimsel atıfları” VII. yüzyıl Arabistan’ında yaşayan bir insanın da söyleyebileceğini, yazabileceğini, düşünebileceğini göstermeye çalışacağım. Elbette, VII. yy. da yaşayan bir insanın evrenin başlangıcından, süper nova patlamalarından haberdar olabileceğini ya da modern jeoloji bildiğini iddia etmeyeceğim. Fakat, ayetlerde yazan bilimsel bulguları, illaki bilimsel bulgulara işaret edilmeksizin makul bir şekilde anlamanın mümkün olduğunu göstermeye çalışacağım.

Bu bağlamsallığı oldukça temel bir olgudan hareketle inceleyeceğim: Kur’an’ın çok anlamlı (ya da çok katmanlı) yapısıyla. Kur’an’daki birtakım ayetlerin farklı açılardan yorumlanmaya müsait olduğu Müslümanlar tarafından da bilinen bir gerçektir. Nitekim, bu gerçeğe Kur’an dahi zaman zaman işaret etmektedir. Elbette bu yorumlama ameliyesi insanların kendi politik, felsefi veya mezhepsel kaygılarına göre şekillenerek muğlak ve izafi bir hale gelebiliyor. Örneğin Kur’an’daki ahiretle ilgili ayetlerin reenkarnasyona atıf yapılarak yorumlanması veya Kur’an’daki çeşitli ayetlerin Reşad Halife ve Said Nursi gibi şahısların isimlerine alegorik ve numerolojik atıf yapılacak şekilde yorumlanması bu keyfi yorumlara örnektir. Dolayısıyla bu tarz yanlış veya aşırı yorumlardan kaçınmak için Taberi ve Zemahşeri gibi klasik dönemde yazılan ortodoks tefsirlere başvurmak bizleri daha sağlıklı yorumlara ulaştırabilir. Çünkü bu tefsirler, ayetleri daha ziyade dilbilimsel ve tarihsel bağlamıyla incelemeye çalışan, normatif yargılar içermeyen ve oldukça deskriptif bir yapıya sahiptir. [8]

Fakat kanaatimce bilimsel mucizelerde yapılan hata keyfi yorumlama hatası değildir. Ben bilimsel mucizelerdeki yorumlamaların yer yer tutarlı ve makul olduğunu düşünüyorum.

Bir Müslüman; tabiatta gördüğü çeşitli olayları, bilimsel bir makalede gördüğü bilimsel açıklamaları, okuduğu Kur’an ayetiyle bağdaştırarak yorumlayabilir. Bu ayetleri, kevni ayetlere atıf yaparak açıklayabilir. Fakat, yaptığı bu yorumların bir gayrimüslimi Kur’an’ın tanrı kelamı olduğuna ikna etmek için kullanılması daha farklı bir bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Çünkü gayrimüslimlere karşı bir argüman olarak sunulduğu takdirde, tefsirin kendisi tutarlı ve makul olmasına rağmen, argüman formunda geçersiz olduğunu iddia ediyorum. Çünkü gayrimüslimler açısından birer bilimsel mucize olduğu iddia edilen ayetler tarihsel bağlamlarıyla da makul ve tutarlı olabilir. Bunu iki örnekle kısaca göstermeye çalışacağım: evrenin genişlemesi ve dağların bir bulut misali hareket etmesi.

1-) Evrenin Genişlemesi

Modern bilimsel tefsir çerçevesinde Zariyat Suresi’ndeki 47. ayetin genişleyen evren modeline işaret ettiği sık sık iddia edilir. Bu ayetin çeviri ve yorumlarının oldukça tartışmalı olduğunu baştan ifade etmem gerekir. Caner Taslaman, kitabında ayeti şu şekilde çeviriyor:

“Evreni kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.”. [9]

Yine bir başka bilimsel mucize savunucusu olan Edip Yüksel’in çevirisi de çok farklı değil:

“Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz.”.

Bu iki isim de ‘‘genişletmekteyiz’’ kelimesini vurgulayarak modern fizikte başarılı bir model olduğu kabul edilen ‘‘genişleyen evren modeli’’ne atıf yapacak şekilde ayeti çevirmiştir.
Bu argümanın savunusunda, bilimsel mucizeyi savunan pek çok isim öncelikle evrenin genişlemesiyle alakalı uzun uzun bilimsel malumat verir. VII. yüzyılda yaşayan bir insanın evrenin genişlediği bilgisine sahip olamayacağına dair ikna edici argümanlar sunarlar: Sabit, durağan evren modeli modern döneme gelinceye kadar baskın bilimsel görüş olup, geçtiğimiz yüzyılda galaksilerin birbirinden uzaklaştığını gözlemleyen Edwin Hubble sayesinde evrenin genişlediği tespit edilebilmiştir. Buradan hareketle bilimsel mucize argümanını savunanlar, VII. yüzyılda yaşayan bir insanın bunu bilmesinin imkânsız olduğu iddia eder. Bu noktaya kadar bilimsel mucize argümanlarını savunan kişilerle hemfikirim. Ben de evrenin genişlediğine yönelik bilimsel bulguların yakın zamana kadar bilinemeyeceğini düşünüyorum. Fakat benim onlara itiraz edeceğim yer bu ayetin literal biçimde “evrenin genişlemesi” olarak çevrilmesi. İlk olarak hatırlamamız gereken nokta: Diğer ayetlerde olduğu gibi bu ayetin de farklı açılardan, tarihsel ve coğrafi bağlamına göre, yorumlanmasının mümkün olmasıdır. Nitekim pek çok müfessir de bu ayeti evrenin genişleme anlamına atıf yapmaksızın, farklı biçimlerde çevirisini yapmış ve yorumlamıştır.

Onlar bu ayete daha mecazi ve sembolik mana vermişlerdir. Bu müfessirlere göre bu ayet “a) Biz vüs’at yani genişlik ve kudret sahibiyiz; semadaki bu ihtişamı sağlamakla kudretimizden bir şey eksildiği sanılmamalıdır, dilesek daha da genişletiriz. Bakara sûresinin 255. ve Kaf sûresinin 38. âyetlerindeki içerik ve üslûp bu mânayı çağrıştırmaktadır. b) Ya da hiçbir şeye muhtaç olmadığımız gibi nimetleri bol bol ihsan eden de biziz; sıkıntıları giderir, darda kalanlara genişlik veririz” [10] anlam(lar)ına gelir. Dolayısıyla bu ayetleri kendi zamanlarından öte anlamlar vermeksizin, kendi tarihsel bağlamlarına göre yorumlamamız mümkündür. Bu şekilde yorumlandığında VII. yy. da yaşayan bir insan, bu anlamları kastederek bu ayetleri yazması mümkündür.

Çünkü ayet direkt olarak evreni genişletmekten ziyade “genişletici” veya “mutlak kudret sahibi olmak” gibi bir sıfat olarak da çevirilebilmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı ve (Yeni) Diyanet Meali de bu ayeti, bu şekilde tercüme etmiştir. Dolayısıyla bu ayeti yorumlamak için elimizdeki tek ‘‘rasyonel ve tutarlı’’ seçenek, evrenin genişlemesi değildir. Genişletici sıfatını evren yerine tanrıya atfeden mealler ve müfessirler de mevcuttur.

VII. yy.da yaşayan birisi için Allah’ın mutlak kudret sahibi olduğunu söylemesi veya genişletici sıfatına sahip olduğunu yazmasında mucizevi bir olay yoktur. Monoteistik ve mutlak kudret sahibi tanrı anlayışına, VII. yy.da Hıristiyanlar, Yahudiler ve hatta bir takım pagan Araplarda dahi rastlamak mümkündür. Dolayısıyla mezkur ayeti evrenin genişlemesi olarak yorumlamaktan yerine Tanrının kudret sahibi ve rezzak olması şeklinde yorumlarsak bu argüman ikinci şartı sağlamadığı için geçersiz olur: İddia edilen bilimsel bilginin, alternatif yorumlara mahal vermeyecek açıklıkta bulunması.

2-) Dağların Hareket Etmesi

Dağların bulutlar misali hareket ettiğini belirten ayet, en fazla öne sürülen bilimsel mucize argümanlarından biridir. Neml Suresi’nin 88. ayetinde şöyle yazmaktadır: ‘‘Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.’’. Her ne kadar söz konusu ayet ilk anda okunduğunda, gerçekten de dağların bulutlar misali hareket ettiğine atıf yapıyor gibi gözükse de müfessirler bu ayetin anlamı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu ayetin tabiatın süreğen işleyişine dair bir ayet olduğunu belirtmiş olsa da bazı alimler bu ayetin kıyametten bir sahneyi tasvir ettiğini iddia etmişlerdir. [11] Eğer bu ayet kıyametten bir sahneyi tasvir ediyorsa bu ayette bilimsel mucize argümanını savunan kişilerin aksine mucizevi bir yön yoktur. Kıyamette her şey yerinden edileceği, dünyanın genel işleyişi bozulacağı için dağların da yerinden oynaması VII. Yüzyılda yaşayan herhangi bir insan için hayal edilebilir bir durumdur. Fakat tabiatın süreğen işleyişinden bahsediyorsa, gerçekten de dağlar bir bulut misali tektonik hareketler yoluyla hareket ettiği için, burada bilimsel bir mucize bulunur.

Benim kanaatim ayetin kıyametteki bir hadiseyi anlattığı yönünde. Nitekim ayetin bağlamına da göz atıldığında kıyamete daha açık atıflar bulmak mümkün olacaktır. Örneğin bu ayetten önce gelen 83-86 arasındaki bakıldığında durum daha da açık bir şekilde göze çarpar:

(83) O gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalan sayan grupları bir araya getiririz. Onlar düzenli bir şekilde (hesap yerine) sevkedilirler.

(84) Nihayet oraya geldikleri zaman Allah buyurur: “Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?”

(85) Zulme saptıkları için kendileri hakkındaki söz gerçekleşmiştir; artık konuşamazlar.

(86) Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda ibretler vardır.

Benzer durum, 88. Ayetten sonra gelen ayetler için de geçerlidir:

(89) Kim (ilâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyamet dehşetinden de etkilenmezler.

(90) Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar. Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz?

Bir diğer ifadeyle, dağların tektonik hareketini anlattığı lanse edilen bu ayetlerin metin içindeki bağlama dikkat edildiğinde kıyamete atıf yaptığı fark edilebilir. Elbette burada yaptığım analiz(ler)in oldukça kısa ve yüzeysel olduğunun altını çizmem gerekir. Bu örneklerle asıl altını çizmek istediğim husus ayetlerin farklı metotlar kullanılarak nasıl tarihsel bağlamına uygun ve tutarlı bir şekilde yorumlanabileceğidir.

Sonuç olarak, pek çok benzer örnekte ayetlerin çeşitli olası bağlamlarına dikkat çekmek için daha uzun tartışmalar açılabilir. Burada benim oldukça kısa ve yüzeysel biçimde yaptığım gibi ayetlerin öncesiyle ve sonrasıyla anlam bütünlüğünde incelenmesi, ayetin iniş sebebi, ayetin ortodoks müfessirler tarafından nasıl yorumlandığının dikkate alınması, ayetin farklı çevirilerinin karşılaştırılarak incelenmesi vs. yollarla bilimsel mucize olarak gösterilen pek çok ayetin kendi döneminin bağlamına uygun olarak yorumlanması mümkün olacaktır. Nitekim Avrupa’da ve Amerika’da gelişen İslam araştırmaları da bu ayetleri tarihsel bağlamıyla anlamaya çalışarak tarihsel-eleştirel metotu (critical-historical method) kullanmaktadır. Böylece Doko, Taslaman ve Yüksel gibi bilimsel tefsir savunucularının sunduğu ayetler, kendi dönemlerini aşan mucizevi Tanrı kelamı olmaktan ziyade, VII. yy’daki Arabistan bölgesindeki herhangi birinin kendi kozmogonik anlatısını betimleyen cümleler olarak düşünülmesi mümkün hale gelecektir. Çünkü bu ayetlerde empirik dünyaya yapılan birtakım atıflar modern bilim perspektifinden okunmak zorunda değildir.

Bu Eleştiriye Karşı Muhtemel Bir İtirazın Değerlendirilmesi

Yukarıdaki gibi ayetlerin alternatif bağlamsal yorumları öne sürüldüğünde muhtemelen bilimsel mucize argümanını savunan bir kişi de Kur’an’ın çok katmanlı bir anlam yapısına sahip olduğunu kabul edecektir. Ve yine aynı ayetlerin bağlamsal yorumlarının da tutarlı ve doğru olduğunu muhtemelen kabul edecektir. Fakat onların kabul etmediği nokta ayetlerin tarihsel bağlamlarda yorumlanmasının, bilimsel mucizevi yorumları geçersiz kılmadığı yönünde olacaktır. Yani bir ayeti tarihsel olarak açıklanması, bilimsel yorumdan vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmemelidir. Örneğin, dağların bulutlar gibi hareket etmesi hem kıyametteki bir ana atıf olabileceği gibi genel olarak dağlar hakkında empirik bir bilgi de verebilir.

Nitekim Kur’an her çağa hitap eden evrensel bir kitaptır ve elbette her çağın bilimsel bilgi birikimine göre hitap etmektedir. Bu kitap 7. yy.daki Arabistan çölünde yaşayan bir tüccarın da 21. yy.daki bir bilim insanına da hitap etme iddiasını taşımaktadır. Dolayısıyla hem kendi dönemini aşan bilimsel bir yorumlamaya hem de kendi tarihsel bağlamını gözeten bir yoruma izin vermesi doğaldır. Zira bu kitabı mucizevi kılan da ayetlerdeki bu çok anlamlılığın evrensel bir nitelik teşkil etmesidir.

Fakat bir gayrimüslim nazarında Kur’an’ın çok anlamlı ve evrensel yapısı pek anlamlı durmayacaktır. Çünkü gayrimüslim için bir ayet mucizevi anlamına atıf yapılmaksızın, kendi tarihsel ve coğrafi bağlamında açıklanabilir bir durumda olduğu sürece bilimsel yorumun kabul edilmesine, geçerli sebepler gösterilmediği sürece, gerek yoktur. Müslümanların bir kısmının mucizevi ve eşsiz olarak nitelendirdiği bu kelimelere, ‘‘gayrimüslim bilinç’’ Hz. Muhammed’in bu ayetleri yazarken aslında kıyametteki olaylara atıf yapmak istediği, şiirsel bir dil kullandığı şeklinde açıklamalar yapacaktır.

Bu eleştiriyi aşmak için mucizevi yorumun tarihsel bağlama tercih edilmesini sağlayacak sebeplerin sıralanması gerekecektir. Yani bilimsel mucize olarak görülen ayetlerin açıklanmasında, tarihsel bağlama oturtan yorumların ya zayıf ya da direkt tutarsız ve anlamsız yorumlar olduğunun gösterilmesi gerekir. Örneğin, Zariyat Suresi’ndeki evrenin genişlemesiyle alakalı ayetin kesin olarak evrenin genişlemesi anlamına geldiğini, en makul ve tutarlı yorumun bu olacağını veya bu ayet için yapılan bağlamsal yorumların tutarsız ve zayıf yorum olduğunun gösterilmesi gerekir. Fakat yukarıda ele aldığım bilimsel tefsir savunularının bu nüansı göz ardı ettiğini veya yeterince vurgulayamadığını düşünüyorum.

B-) Çifte Standart Hatası

Kanaatimce bilimsel mucize argümanlarındaki bir diğer metodolojik problem ise literal anlamlara sadık kalınması sonucu meydana gelen bir çifte standart hatasıdır (ii.). Yukarıdaki birkaç örnekte de görüldüğü üzere, bilimsel mucize olarak sunulan ayetler genellikle ilk anlamıyla —yani akla ilk gelen, birinci anlamıyla— yorumlanmaktadır. Örneğin Kur’an’da ‘‘dağların bulutlar gibi hareket etmesi’’ veya ‘‘evrenin genişletildiği’’ belirtildiğinde bu ayetlerin akla gelen ilk anlamı ele alınarak ve bilimsel teorilerle karşılaştırılarak bir bilimsel mucize savunusu yapılıyor. Fakat Kur’an’daki farklı ayetler bilimle çelişkili bir biçimde sunulduğunda, bilimsel mucize argümanını savunanlar sıklıkla bu ayetleri literal olarak yorumlamıyor ve daha farklı yorumlara kapı açarak bu ayetlerin bilimle çelişmediğini belirtiyorlar. Nitekim sanal alemdeki pek çok teolojik-dini tartışma platformlarında ‘‘internet ateistleri’’ sıklıkla birtakım ayetlerin literal anlamlarına sadık kalarak Kur’an’ın bilimle çeliştiğini iddia etmektedir.

Bilimsel ayeti savunan kişiler de elbette Kur’an’ın bilimle çeliştiği iddiasını kabul etmemektedir. Aksine, söz konusu ayetlerin mecazi anlamlarına, farklı tercümelerine başvurarak ateistlerin Kur’an’ın bilimsel çelişki ihtiva ettiği iddialarına yanıt vermektedir. Gayrimüslimlerin Kur’an’daki bilimsel çelişki iddialarına çokça örnekler vermek mümkündür: Kur’an’da gökyüzünün bir binaya ve yeryüzünün bir döşeğe benzetilmesi (Bakara Suresi, 22 Ayet) veya Allah’ın arşının su üzerinde olması (Hud Suresi, 7. Ayet). Bu ayetlerin literal olarak yorumlanmasından hareketle Kur’an’da birtakım ayetlerin hatalı olduğuna sonucuna varabilmek mümkündür. Nitekim ne gökyüzünün bir bina ne yeryüzünün bir döşek şeklinde olduğu ne de Allah’ın gerçekten bir arşı olduğu ve bunun da su üzerinde olduğu literal anlamıyla, modern astronomi açısından kabul edilebilir yargılardır.

Her ne kadar çağdaş dönemde yaşayan lafzin literal anlamına sıkı sıkıya bağlı kalan bazı selefi alimler bu tarz bilim dışı görüşlere sahip olsa da bilimsel mucize argümanını savunanlar bu ayetleri açıklamak için alternatif yorumlara başvurmaktadır. Onlara göre döşekten kasıt dünyanın düz olması değil, Allah’ın dünyayı insanlar için dinlenme yeri, nimet olduğu anlamına gelir. Göğün bir bina olmasından kasıt ise bir bina gibi sağlam olmasına atıftır. Allah’ın arşı ise bilinmeyen müteşabih bir anlama sahip olabilir veya daha ilginç bir yorum olarak buradaki sudan kasıt, karanlık sıvıdır. Dolayısıyla bilimle çelişkili olarak görülen ayetler mecazi anlamlarla açıklanırken, bilimle uyumlu olarak görülen ayetler literal anlamıyla yorumlanmaktadır. Bilimsel mucize argümanını savunanlar kanaatimce burada metodolojik olarak bir tutarsızlığa ve bir çifte standart hatasına düşüyorlar. Şayet bu itiraza bir cevap verilmesi gerekirse, bilimsel mucizeyi savunanların şu sorulara anlamlı ve tutarlı yanıt vermesi gerekir: Ne zaman literal anlama bağlı kalınabilir ve ne zaman literal anlam değil mecaz anlama dayalı bilimsel yorum yapılabilir? Bunu belirleyecek temel bir ilke var mı? Varsa nedir? Yoksa herhangi bir temel ölçüt yok ve tamamen bilimsel bulguların ayetlerle uyum içinde olup olmadığına yönelik keyfi bir tutum mu söz konusu?

Bilimsel mucize argümanı, gerçekten de güçlü ve tutarlı biçimde olarak sunulmak isteniyorsa bu sorulara yanıt verilmesi gerekir. Bunun için Kur’an’ı bütünlüklü biçimde analiz edilmesi, evrenden bahseden ayetlerin bütünlüklü bir şekilde okunması, bağlamsal yorumların mucizevi olan yoruma göre daha zayıf olduğunun açıklanması gerekir. Fakat Türkiye’deki bilimsel argümanlarının sunumu, hem akademik üretimde hem sosyal medya platformlarında, retorik ve (modern) bilimsel açıklamaların baskın olduğu bir sunumdur. Kur’an’ın dilbilimsel ve anlambilimsel yönü yeterince analiz edilmemektedir.

Haksız Bir İtiraza Yanıt: Bilimin Rölatif’i İslam’ı da Rölatif Bir Hakikat Yapar Mı?

Yazıyı bitirmeden önce, bilimsel mucize argümanlarını pek makul bulmayan biri olarak, bu argümana sıkça dile getirilen bir itiraza yanıt vermek isterim: bilimin değişmesinden hareketle modern bilimsel mucizenin de çökebileceği iddiası. Bu argümanın gerek sosyal medyada gerekse bir takım Müslüman ya da gayrimüslim entelektüeller tarafından sıkça dile getirildiğine şahit oldum. Bu iddiaya göre, bilim her daim değişime açıktır. Dün kabul edilen bir bilimsel bulgu, hipotez ya da teori gelecekte bilim adamları tarafından yanlışlanabilir. Dolayısıyla her bilimsel bilgi için söz konusu olan bu tehlike karşısında, bilime dayanarak Kur’an gibi değişmez ve evrensel hakikatler içeren bir metnin otantik olduğunu ispatlamak doğru değildir. Gelecekte genişleyen evren modeli yerine sonlu evren modeli modern bilim tarafından kabul edildiğinde, Kur’an’daki evrenin genişlemesiyle alakalı olan ayetleri yorumlamak nasıl mümkün olacaktır? Bu tarz durumlar karşısında bilimsel mucize savunucuları ya bu ayeti inkâr edecektir ya da ayeti zamanında yanlış yorumladıklarını kabul etmek zorunda kalacaklardır.

Bu itiraz her ne kadar henüz yeterince kabul görmemiş ve tartışılmaya devam eden bilimsel bilgiler için doğru olsa da bütün bilimsel mucize argümanlarını kapsamamaktadır. Dünyanın küre şeklinde olduğu, dağların bulutlar misali yürüdüğü, denizlerin altının karanlık olduğu şeklinde yorumlanan yaratılış ayetleri için bilimsel bilginin değişmesi tehlikesi çok düşüktür. Çünkü bu tipteki bilimsel bilgiler her daim test edilebilir ve doğrulanabilir, doğrudan birincil gözleme dayanan bilimsel bilgilerdir. Örneğin dünyanın şekli her gün değişen, farklı geometrik şekiller alan bir bilimsel bilgi değildir. Yani dünya bugün geoit yarın üçgen ve başka bir gün ise altıgen olmayacağı açıktır ve milyarlarca yıldır geoit şeklindedir. Keza dünyanın ve diğer gezegenlerin de bir yörüngede hareket etmesi, milyonlarca yıldır gerçekleşmeye devam eden bir olgudur. Bunun gibi bilimsel olgular doğrudan teleskop gibi astronomik cihazlarla dün, bugün ve yarın gözlemlenebilir durumlardır.

Fakat diğer yandan bu bilgiler kadar açık olmayan ve değişmeye her zaman açık bilimsel bilgiler de bulunmaktadır. Kuantum fiziği, sicim teorisi veya karadelikler gibi daha kapsamlı, spekülatif ve teorik ön kabullere dayalı bilimsel modeller ve olguları bu başlık altında zikretmemiz mümkündür. Bilimsel mucizelere karşı yapılabilecek söz konusu itiraz, ayetler bu gibi spekülatif ve değişime açık bilimsel bilgiler doğrultusunda yorumlandığında geçerli olacaktır. Fakat gördüğüm kadarıyla bilimsel mucize argümanını savunanlar genellikle daha temel, açık ve değişim ihtimali daha düşük olan bilimsel bulgular doğrultusunda Kur’an’daki yaratılış ayetlerini yorumluyorlar. Örneğin, bilimsel mucizeleri Türkçe literatürde en kapsamlı şekilde listeleyen ‘‘Kur’an: Hiç Tükenmeyen Mucize’’ isimli kitapta, çoğu bilimsel mucize (rüzgarların aşılayıcı gücü, insan kemiğinin ve derisinin yapısı. insanın üremesi ve anne karnındaki hali vb.) doğrudan test edilebilecek bilimsel bilgilere dayanıyor. Dolayısıyla, bilimsel mucize argümanına karşı bu itiraz çoğu argüman için geçerli olamayacağı için kapsamlı bir eleştiri olamamaktadır.

Notlar

[1] Bu konuda oldukça ilginç bir çalışma: El Shakry, Omnia. The Arabic Freud: Psychoanalysis and Islam in Modern Egypt. Princeton University Press, 2017. https://doi.org/10.2307/j.ctt1vwmgk4.

[2] Cündioğlu, Dücane. “Ernest Renan Ve ‘reddiyeler’ bağlamında İslâm-Bilim tartışmalarına Bibliyografik Bir Katkı”. Divan: Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, sy. 2 (Haziran 1996): 1-94.

[3] Akkach, Samer. “Polarising ʿilm: Science and Religion in Early Modern Islam.” In
Ilm: Science, Religion and Art in Islam, edited by Samer Akkach, 3–18. University of Adelaide Press, 2019. http://www.jstor.org/stable/j.ctvb4bt41.9. 7-8.

[4] Mertoğlu, M. Suat. “Kur’an’ı Modern Bilimlerin Işığında Okumak: Tantâvî Cevherî Örneği”. Divan: Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, sy. 30 (Haziran 2011): 91-113.

[5] Benzer bir ayrım için bkz: Yunus Doğan Telliel, “Contemporary Languages of Science and Islam in Turkey: The Qur’an, Evolution, and Creationism,” in The Oxford Handbook of Religion in Turkey, ed. Philip Dorrol, Caroline Tee, and Fabio Vicin (Oxford University Press, 2024).

[6] Bu bağlamda kısa ve karşılaştırmalı bir değerlendirme için: YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “İ‘CÂZÜ’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/icazul-kuran (18.03.2025).

[7] Sinai, Nicolai. “Introduction.” The Qur’an: A Historical-Critical Introduction, Edinburgh University Press, 2017, pp. 1–8. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/10.3366/j.ctv1kz4g1p.5. Accessed 18 Mar. 2025. 2-3.

[8] Mehmet Paçacı, “Çağdaş Dönemde Kur’an’a Ve Tefsire Ne Oldu?,”
İslamiyat, no. 4 (2004). 87-95.

[9] Caner Taslaman, Neden Müslümanım? İslam’a Inancın Delilleri Deizme Cevap, 2020. 42.

[10] Hayreddin Karaman et al., Kur’an Yolu Tefsiri, 1 Cilt. (Diyanet İşleri Başkanlığı). https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/262/255-ayet-tefsiri. 398-401.

[11] Hayreddin Karaman et al., Kur’an Yolu Tefsiri, 4 Cilt. (Diyanet İşleri Başkanlığı).
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Neml-suresi/3247/88-ayet-tefsiri. 210


Yazar: Yasin Şahin

Yazı Editörü: A. Asım Gökmen


Veritas Analitik Felsefe Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın