Şahsın Mahremiyeti Bağlamında Tanrı’ya İnanma Arzusu – Tuğra Kesenci

Giriş

Bu yazıdaki amacım, şahsın mahremiyetinin şahıs açısından yerini tespit etmek ve bu dolayda Tanrı’ya inanma arzusunu temellendirmektir. Yazı kısa olmakla beraber, şahsın mahremiyetini açıkladığım, bu mahremiyetin olumsuzluklarını bildirdiğim ve nihayetinde bunu Tanrı’ya inanma arzusuyla ilişkilendirdiğim kısımlardan oluşmaktadır.

Ayrıca beni, bu fikirlerimi yazmaya motive eden sevgili dostum Fevzi Ata Demirtaş’a teşekkürü borç bilirim.

[1.] Şahıs, “şahıs” oluşuyla mahremiyet sahibidir. Bunun diğer anlamı, Tanrı’nın var olmadığı bir durumda şahıs, “şahıs” oluşuyla izoledir, yalnızdır. Anlama veya bir anlamda yargılama esasında, bu sonuç daha göze batar hale gelir. Zira şahsın kendisiyle bu baş başa kalışında, özellikle bazı konularda şahsi bir gramer de inşa olur: söz ve anlamanın ölçüsü bu gramerdir ve anlama faaliyetinin nesnesinin bu gramer ile uzlaşımı, bize o nesnenin çıplaklığını verir. Wittgenstein anlama faaliyetinin belirleyici unsuru olan bu grameri göstermiş ve yanı sıra şöyle söylemiştir: “Anlamada hatalı oluşumuzun ana kaynağı, sözcüklerimizin kuş bakışı görünümüne (ubersehen) sahip olmayışımızdır.” (Philosophical Investigations, 122; aktaran: Alpyağıl 2020, s. 13)

[1.1.] Ancak şahsın anlama faaliyetinin nesnesinin bir başka şahıs olduğu durumda, bir açıdan nesne olan şahsın ve onun nesne olan gramerinin, anlama faaliyetinin faili olan şahıs ve esasında bu anlama faaliyetinin yapısını oluşturan gramer tarafından kuşatılma, bakış oluşturma çabasında, bakan şahsın önsel bakışının, önsel gramerinin, amaçlanan asli bakışı, yani; nesnenin kendindeliğini istismar edişiyle karşılaşılır ve şahsı, anlama faaliyetindeki hatalardan tenzih edecek sözcüklere dair olan kuş bakışının, sözcüklere şahsi grameri ile şahsi bir boyut kazandıran şahsın mahremiyetine dair olmamasıyla mevzubahis sözcüklere de bir noktada asli bir bakış geliştirilemeyeceği görülür.

[1.2.] Şahsa mahsus olanı temsil etmekle görevli olan bu sözcükler ile kastedilen, duygu durumları ve aksiyolojik idraktır. Şahsın yaşamı boyunca şekillenen aksiyolojik kavrayışı ve bundan etkilenen duygu durumları, bir başka şahıs tarafından kolayca anlaşılabilecek şeyler değildir. Yine de şahsın sosyal tarafı göz önüne alındığında, o, kendisini bir şekilde başka bir şahsa takdim etme ve bir başka şahsın kendisini ona takdim etmesi; mahremiyetin katı duvarlarını aşma çabasındadır. Fakat bu takdim etme faaliyetine bir anlamda hüsran iştirak eder zira kendisini takdim eden, nesne konumuna düşüren şahsın asli anlamının, ötekinin şahsi grameri; onun aslolanı, aslolandan önsel oluşuyla istismar eden kuş bakışı ile, yani bir anlamda gayrişahsi olan bir bakış ile değil, ancak; şahsi bakışı ile şahsa dair, aslına mahsus olmayan, onu temsil etmeyen bir görünüşü ona ait kabul eder. Bu bir anlamda, aslolan şahsın yadsınmasıdır; ve haliyle aslolan açısından saygısızca ve kırıcı bir durumdur. Kişi takdiminden pişmanlık duyar, yanlış anlaşılmak yerine hiç anlaşılmamanın daha iyi olduğunu anlayarak, fakat bunun yanı sıra onun için anlaşılmanın, özlem duyduğu bir tahayyül haline gelmesiyle kendi içine doğru yönelir.

[1.3.1.] Dahası, şahsın yalnızca başkası hakkında değil, aynı zamanda kendi hakkında da kendisini temsil etmeyeni kendisine isnat ettiği olur: görünüş şahsa mahsus değildir; görünüş esasındaki güzelin veya çirkinin sınırları, şahsı dışlar. Oysa insan, bunu anlamakta değil fakat kabul etmekte büyük zorluk çeker. Görünüş esasında olanları, görünüşün sınırları dışarısında kalanlara atfederken aslolanın neliğine dair bir kaygısı yoktur. Aynı şekilde, ötekine de görünüş isnat etmekten çekinmez. Fakat insan sık sık rolleri karıştırsa bile, görünüş esasındaki güzelin ve çirkinin karşısında ancak bir “göz” olabilir.

[2.1.] Tüm bunlar ile, şahsın ötekilerden anlamda uzlaşı bağlamında gramatik esaslar dolayısıyla nasıl ayrıldığını, birinin diğerlerine ne kadar da uzak olduğunu ve şahıs olarak varoluş ile bu kopuşta anlamamaktan çok ve daha kötü; yanlış anlamaların hüküm sürdüğünü, bunun ise insan nezdinde aşılması arzu edilen sınırlar olduğunu, aksi durumda anlaşılmamanın ve yanlış anlaşılmanın, dahası ontolojik bağlamdaki bu yalnızlığın bir güzellemesinin yapılması gerektiğini felsefi bir temelde açıklamış olduğumu düşünüyorum.

[2.2.] Bunların ışığında, ahlaken kusursuz bir Tanrı’nın varoluşunu hemen her insanın, mahremiyetin getirdiği yalnızlığın aşılmasını doğası gereği arzu etmesiyle, bunu aşabilecek; birbirini anlamayan veya yanlış anlayan insanlar arasında hepsini kendilerinden daha iyi anlayabilecek yegane varlığın, asli bir sırdaş’ın; Tanrı’nın, var olmasını zorunlu olarak arzulayacağı kanaatindeyim. Kant’tan yapacağım bir alıntı ile bu yazımı noktalamak istiyorum: “…ve kolayca anlaşılmıştır ki, en azından bir başka dünyada mutlu olabilme gibi bir amaçla, dünyayı yöneten görülmez gücü hoşnut etmenin [bu dünyada] iyi bir yaşam sürdürmekten daha sağlam ve daha güvenilir başka hiçbir yolu yoktur.” (Arı Usun Eleştirisi, A 853)

Kaynaklar

Alpyağıl, R. (2020). Wittgensteincı Bir Din Felsefesi Üzerine Felsefi Makaleler 1. İz Yayıncılık.

Kant, I. (1993). Arı Usun Eleştirisi. İdea Yayınevi.


Yazar: Tuğra Kesenci

Yazı Editörü: Abdullah Asım Gökmen


Veritas Analitik Felsefe Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın